Seksen Öncesi Türkiye’si
<<Amerika’nın fikri Amerika’nın olsun,
Moskof’un fikri Moskof’un olsun,
Çin’in fikri Çin’in olsun…
Ben derdime ne yabancı doktor ne yabancı ilaç isterim.>> Ozan Arif’in bu dizeleri seksen öncesi Türkiye de ülkücülerin bir tanıtımı niteliğindedir. Türkiye Amerikan sempatizanları, Moskof uşakları, Çin hayranları ile dolup taşarken birkaç yiğit çıktı ve “Her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından” dedi. Burada bahsettikleri Türk herkesin aklına gelen “ırk” değil “yüce Türk milletiydi”. Türkiye birkaç kutup’a bölünmüş kimisi üniversitelerde “Çin marşları” çalıyor; Lenin’in, Stalin’in resimlerini dalgalandırıyordu. Üniversitelerde aynı fikirleri taşımayanları yaşama hakkı yoktu. Üniversiteler cephanelik haline gelmiş, yurdun dört bir yanında kavgalar dönüyor; gencecik fidanlar toprağa düşüyordu… Her ne kadar yanlış düşünenler olsa da toprağa düşen tüm fidanlar ülkemizin fidanlarıydı. -İleride de tekrar edeceğimiz bir olay- Ülkü Ocakları Eski Başkanı Aladdin Aldemir “Keşke Olmasaydı” adlı televizyon programında şu sözleri söylemişti <<”Deniz Gezmiş’in mezarını biliyormusunuz?” diye sordum “yok” dediler. “Mezarlığa bir öğrenelim hem bir ziyaret ederiz” dedim. Gittik ve orda Allah kabul etsin bir Fatiha okudum. Çok mu aykırı? İnsanı bir şey, onlar da bizim insanımızdı.>> sözleri ile gerçek ülkücü kişiliği ortaya koyuyordu. Ahmet Yılmaz’ın <<Cenazeme gelen kotlu, parkalı arkadaşları benmişim gibi sev, anlamaya çalış onları. Onların yaşanan bunca şeye rağmen hâlâ beni sevdiklerini düşünüyorum dilerim de öyledir. Ama cenazeme gelen güneş gözlükleri altında timsah gözyaşları döken kravatlı kodoşları boş ver gitsin.>> sözleri de o günlerde yaşananlara rağmen herkesin devletini sevdiğini, devletinin refahını düşündüğünü gösteriyor.
Seksen öncesi dönemin sorumlusu olarak “ülkücüleri” göstermek tamı tamına bir ihanettir. Ancak aynı şekilde “sol” siyasi düşünceye sahip insanları gösterme de bir yanılgıdır. O günlerin sorumlusu dış güçler ve dış güçlerin emrindeki kuklalardır. O günlerin sorumlusu “halklara özgürlük”, “tam bağımsızlık” gibi halkın vatanseverlik duygularını sömüren kuklalardır. Ülkücüleri “insan düşmanı” olarak gösterenler en büyük gaflet içinde olanlardır. Ülkücüler her şeylerini “devletin” ve “milletin” bekası için yapmıştır. Ülkücü Hareket’in Lideri Merhum Başbuğ Alparslan Türkeş(Allah rahmet eylesin) işkencelere alınmış, tırnakları sökülmüş ancak “Allah” demekten vazgeçmemiş “Türk” demeyi atalarına bir borç bilmiştir.
Kahpe Eylül
Arif Şirin’in <<Vatan dedik, millet dedik, din dedik;
Kızıl, kızıl fırtınalar önledik.
Ama en büyük kazığı biz yedik>> sözleri ülkücülerin 12 Eylül dönemini yansıtan en güzel örneklerdendir. Seksen yılının eylül ayının on ikinci günüydü. Paşa çıktı ve <<Kaybolan ülke otoritesini yeniden sağlamak için ülke yönetimine el koymuş bulunmaktayız.>> açıklamasını yapmıştır. Görünürde sağcı bir darbeydi yalnız 12 Eylül’ün en büyük zorluğunu “ülkücüler” çekecekti. 12 Eylül darbesinin ardından evler basılmış birçok ülkücü yalnızca “ülkücülük” suçundan(!) gözaltına alınmış günlerce işkenceye maruz kalmıştır. Hareket’in Lideri Alparslan Türkeş(Allah rahmet eylesin) 12 Eylülde teslim olmamıştır. Oğlu Tuğrul Türkeş nedenini yine “Keşke Olmasaydı” adlı televizyon programındaki röportajında şöyle açıklıyor <<Babamı gelip öldürseler kimseye derdinizi anlatamazsınız. Paşa çıkar ve “polisle çatıştı, eli silahlıydı” derdi, olmayacak bir şey mi?>>
Alparslan Türkeş 12 Eylül mahkemelerinde <<Bugün biz suçlanıyoruz ve çete kurmak, Türkiye halklarını ikiye bölüp silahlı mücadeleye sevk etmekle itham ediliyoruz. Tam aksi bunu yapanlar serbest, makbul, muteber; buna karşı olanlar, hayatlarını ortaya koyanlar: Hepsi suçlu>> diye haykırarak darbenin tüm iç yüzünü ortaya dökmüştür. İddianame olarak hazırlanan “yalanlar” sürüsünü cevapları ve kanıtları ile tabiri caizse savcıların başına çalmıştır. İddianameyi araştıran arkadaşlar savcıların; “9 Işık” adlı kitabın başlıklarının değiştirildiğini, yazıların bölük pörçük bir şekilde yeniden düzenlendiğini göreceklerdir. Bu görüntüler internette mevcuttur. Allah’tan(c.c) niyazımız iftiraları atan ve birçok ülkücünün hayatını “mahfeden”, işkenceler görmesine sebep olan, kimi ülküdaşımızın şahadetine neden olan kişilerin cezasını ilahi adaletinde en sert şekilde vermesidir.
Ülkücüler Mamaklarda, C5’lerde işkenceler görmüş, Tabutluklarda ölümlere terk edilmişti. Merhum Başbuğ Alparslan Türkeş’in tırnakları sökülmüş, birçok ülkücü aylarca gözü kapalı işkence odalarında kalmıştı. Kalmalarına rağmen “İlay-ı Kelimetullah” demekten vazgeçmemiş başbuğlarının yıllar önceki <<Ben size kolay bir başarı vaat etmiyorum. Bu yolda karşınıza tehditler, menfaat teklifleri ve daha bir yığın engel çıkacaktır. Gerçekten dayanabilecekler bizimle gelsinler>> sözlerini hatırlayarak ölümü bile göze aldıklarını akıllarından çıkarmamışlardır. Allah(c.c) yolunda ölümü bir şeref sayan ülkücüler <<Allah yolunda şehit olanlara ölüler demeyiniz. Onlar diridirler. Ancak siz bunun farkına varamazsınız.>> ayetlerini kendilerine ilke edinmişlerdir. 12 Eylül idaresince “eşitlik” olsun diye dokuz ülküdaşımız şehit edilmişti. Şehitlerden Halil Esendağ ve Selçuk Duracık idamlarında bulunan imam tarafından “evliya” olarak nitelendirilmiş, “Cengiz Baktemur”un idamında bulunan cezaevi personeli “Bizce şehittir. Koşarak ve sevinerek ilmeği boynuna geçirdi” demişler Halil ve Selçuk ağabeylerimizin idamında bulunan cellât idamdan sonra gözyaşları dökmüş, Fikri Arıkan ülküdaşımız idamdan kurtulan ülküdaşı için sevinirken kendi idamı için bir an bile üzülmemiş, üzülen arkadaşlarını da kendisi teselli etmiştir… İlk asılarak Şehid edilen Mustafa Pehlivanoğlu ülküdaşımız son mektubunda <<Mustafalar ölür Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yol zafere yakındır, zafer her zaman Allah’a inananlarındır>> yazarken elleri titrememiş, Şehid Ahmet Kerse son mektubunda <<İlay-ı Kelimetullah diyen diller lâl olmaz/ Allah, Allah diyen güller solmaz>> dizileri ile ölüm anında bile ülküsünden vazgeçmediğini ortaya koymuştur. Hepsinden Allah(c.c) razı olsun, Peygamber efendimize komşu olsunlar inşallah!
Son söz olarak 12 Eylül darbesi Türkiye’yi ileri değil 20-30 yıl geriye götürmüştür. Darbenin Amerika desteği hepiniz tarafından bilinir. 12 Eylül darbesi ne sağa karşı, ne sola karşı yapılmış bir darbedir. Yalnız ve yalnız Türkiye’ye karşı yapılmış bir darbedir. <<İdam’ı imzalarken elim bile titremedi>> diyen paşa Allah sualine iyi hazırlanmalı…
<<Ne lüzum var sayfa sayfa yalana,
Gidiniz size baskı yapan falana,
Bölücüyü suçsuz diye salana
Bunlar memleketi bölmüyor deyin.
Sus be Arif… Zaten yoktur neşemiz,
Çok sıkıştık dar geliyor köşemiz,
Biz salarız ama Kenan Paşa`mız,
Korkuyor, Türkeş`i salmıyor deyin.>>
Ülkücülerin Karakteri
Yıllarca ülkücüleri “serseri”, “sadist”, “kukumao” gibi gösteren aydınlarımız(!) gerçek ülkücü kişiliğini görmemiş edepten ardan nasiplerini almamıştırlar. İlk örnekler olarak ülkücülerin düşmanlarına karşı tutumlarını göstereceğiz. Biraz önce verdiğimiz örnekleri harfiyen tekrar ediyoruz;
Ülkü Ocakları Eski Başkanı Aladdin Aldemir “Keşke Olmasaydı” adlı televizyon programında şu sözleri söylemişti <<”Deniz Gezmiş’in mezarını biliyor musunuz?” diye sordum “yok” dediler. “Mezarlığa bir öğrenelim hem bir ziyaret ederiz” dedim. Gittik ve orda Allah kabul etsin bir Fatiha okudum. Çok mu aykırı? İnsanı bir şey, onlar da bizim insanımızdı.>> sözleri ile gerçek ülkücü kişiliği ortaya koyuyordu. Ahmet Yılmaz’ın <<Cenazeme gelen kotlu, parkalı arkadaşları benmişim gibi sev, anlamaya çalış onları. Onların yaşanan bunca şeye rağmen hâlâ beni sevdiklerini düşünüyorum dilerim de öyledir. Ama cenazeme gelen güneş gözlükleri altında timsah gözyaşları döken kravatlı kodoşları boş ver gitsin.>> (…)
Sözleri de ülkücülerin sol gruplara karşı nasıl bir düşümce içinde olduğunu oldukça açık bir şekilde göstermektedir. Ülkücüleri bir bina olarak düşündüğümüzde “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” sözleri binanın kolonlarını teşkil etmektedir.
<<Ülkücülük şereftir, şereften taviz verilmez>> sözleri ülkücülerin davalarına olan bağlılığını göstermektedir. Ülkücülüğün temelinde de bahsettiğimiz “Türk-İslam” ülkücülüğünden asla taviz vermeyen ülkücüler bu yolda her türlü cefayı da isyan etmeden çekmiştirler. Ülkücüler kimi zaman Bakü’ye soydaşlarına yardıma gitmiş, kimi zaman Çeçenistan’a dindaşlarına…
Ülkücüler gerçekten tanımak isteyenler Alparslan Türkeş’in ülkücülere örnek olarak gösterdiği “Alperenler” modelini iyice incelemelidirler.
Bu yazımızda verdiğimiz sözü tuttuk ve Seksen öncesinden, 12 Eylülden ve Gerçek ülkücü karakterinden bahsettik. Bir sonraki yazımızda Alparslan Türkeş’in hayatını, davaya verdiğimiz şehitlerimizi anlatacağız… Allah(c.c.) sizden, bizden razı olsun!
23/01/2010
Kürşad BOZKURT