Osmanlı Devleti’nin Türklükten, yani Türk’ten kopuşu, Fatih Sultan Mehmed’in “Dünya İmparatoru” olma iddiasıyla başlar. Günümüzün moda deyimiyle konuşursak, Fatih bir “İmparatorluk Açılımı” yapmıştır. Şimdiki siyasetçiler gibi açılımı açmakta zorlanmamış, paketin içinden “İstanbul’u alma, Rum kaiseri olma, dünya imparatorluğuna delil olarak, Türk Germiyan Beyi’nin Türk kızıyla halvet eylememe” gibi maddeler çıkarmıştır. Bunları, imparatorluk kültürü olan Devşirme Sistemi takip etmiştir. Gerçi devşirmeye I. Murad döneminde başlanmıştır ama Enderun, ya II. Murad veya Fatih zamanında kurularak sistemin şahlanması sağlanmıştır. Şüphesiz bunlar Osmanlı Devleti’nin bir imparatorluk olması için gereklidir. Ancak bunun tek ve çok büyük bir kötü yanı vardır ki, devlet bunun ceremesini yıkılmadan önceki son yüzyılında çekecektir: Osmanlı Devleti dünya imparatoru olurken Türk’ten uzaklaşmış, onu Anadolu’ya hapsetmiştir.
Fatih Sultan Mehmed döneminden sonra paşalar Enderun kökenlidir, yani devşirmedir. Küçük yaştaki çocuklar, gayrimüslimlerin askere gitmemesinin bedeli olarak alınmış, bunların zekileri seçilerek Enderun’a yerleştirilmişlerdir. Bu çocuklar, ailelerinden çok da küçük yaşta ayrılmadıkları için, elbette eski ailelerini, kültürlerini hatırlamışlardır, hatta bazı paşaların aileleriyle sonradan irtibat kurduğu da bilinir. Enderun’dan yetişenlerin Osmanlı’ya hizmet ettiklerine şüphe yoktur, ancak Türklüğe hizmet ettikleri söylenemez. Ne de olsa eski kültürlerini hatırlamakta, Türk olmadıklarını bilmektedirler. Bu, ilk zamanlarda sadece sarayda, seçilmişlerin arasında bir “dalga” malzemesiyken devlet yapısı bozulmaya başladıkça “Türk” unsur dışlanmış, devletin bütün yükünü çekmesine rağmen, Enderun’a Türklerin de alınmaya başlamasından sonraki birkaç istisna dışında, Türkler yönetime ortak edilmemiştir. Türk, Osmanlılık “üst kimliğiyle” yaşayan unsurlardan birisi sayılmış, Türklük “alt kimlik” haline getirilmiştir. Hatta gün gelmiş, Anadolu Halkı Türk olduğunu söylemekten çekinmiş, “Türk” demek “Kızılbaş” demekle eş tutulmuş, hakaretten sayılmıştır. (1)
*****
Ahmet Vefik Paşa, Osmanlı’daki Türk paşa ve sadrazamlardan biridir. Devletin her kademesinde görev almış; asil, çalışkan, güvenilir, dürüst bir devlet adamıdır.
Paşa, Bursa valisiyken ilçeleri teftişe çıktığı bir sırada halkla sohbet ederken milliyetlerini sorar. Herkes göğsünü gere gere, “Boşnak’ım, Arnavut’um, Gürcü’yüm, Çerkez’im.” der. Sıra soluk yüzlü bir ihtiyara gelir. Paşa bir sorar, söylemez, iki sorar, söylemez. Adamcağız üçüncüde ezile büzüle “Türk’üm efendim.” der. Bunun üzerine Paşa, “Niçin saklıyorsun öyleyse?” diye sorar, “Türk olmak kabahat mi? Bak, ben de Türk’üm.”
— "Sahi mi Paşa? Sen de Türk müsün? Demek Türk’ten de Paşa olurmuş ha!.." cevabını alınca Ahmet Vefik Paşa:
— "Paşa da kim oluyor? Türklerden Padişah çıkar Padişah! Anladın mı?" deyip sonra rahatça ağlayabilmek için tenha bir yere çekilir. (2)
*****
Padişah II. Abdülhamid Han zamanında sarayda üst düzey görev yapan bir Arnavut, bahçıvanlık yapan bir Türk’e “Pis Türk” diye haykırır. Bu hakareti başka hakaretler, küfürler izler, hatta izlemez, kovalar. Olaya sarayın penceresinden şahit olan Padişah II. Abdülhamid haykırarak, şöyle cevap verir:
“Unutma ki ben de Türk’üm!” (3)
*****
İşte Türk, Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru olmasına rağmen, hem sarayda hem de halkın içinde böyle hor görülmüştür. Ama 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de de, Kafkaslarda da, Arap Yarımadası’nda da ölenler, hep bu hor görülen, Türklerdir.
*****
Zaman su misali akıp gitmiş, 1. Dünya Savaşı bitmiş, Türk Milleti yok olmamak için son bir hamle yaparak Kurtuluş Savaşı’nı vermiş, yeni ama yorgun, ekonomik yönden bitik, teknik yönden geri kalmış bir Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.
Temeli Yüksek Türk Kültürü Olan Türk Cumhuriyeti
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Bundan sonraki mesele, Türk Kültürü’nü ve Türk’ün gücünü bütün dünyaya tanıtma meselesidir. Türk Tarihi savaşlarla dolu olduğu için millet yorgundur. Ancak ne kadar yorgunsa, ******’ün önderliğinde bir o kadar da dinçtir. Artık Türklüğün yükselme vakti gelmiştir. Yükselmek için ekonomik, teknik, sosyal ve siyasal yönden ilerlemek gerektir, ilerlemek içinse inkılâplar yapmak… Şimdi vakit ******’ün ve onun inkılâplarının vaktidir.
İnkılâplar, ******’ün deyişiyle “Türk’e dönüş meselesi”dir. Yani, ******’e göre ilerlemenin yolu Türk’e dönmekten geçmektedir. Şimdi 10. Yıl Nutku’nu ******’ten dinleyelim:
http://www.obel.bilkent.edu.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=122&I temid=140
******, bu nutukta, “az zamanda çok ve büyük işler yaptıklarını, ancak bunları yeterli görmeyeceklerini, daha çok ve daha büyük işler yapmak gerektiğini” söylemektedir. Türk Milleti’nin önüne yeni hedefler koymaktadır:
-Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız.
-Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız.
-Millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.
******’ün, bunların olacağından en ufak bir şüphesi yoktur. Çünkü ona göre, “Türk Milleti’nin karakteri yüksektir. Türk Milleti çalışkandır, zekidir, millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Türk Milleti’nin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.”
*****
******, söylediğimiz gibi, önümüze üç tane hedef koymuştur. Bunlardan birisi yurt için, birisi millet için, birisi de millî kültür içindir.
Her zaman tekrarlanan bir yanlış vardır. Herkes ******’ün önümüze koyduğu hedefin “muasır medeniyet seviyesine çıkmak olduğunu” söyler. Yani, yeni Türkçeyle(!), “çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak…” Bu, herkes tarafından her fırsatta tekrarlanan bir yanlıştır. ******’ün önümüze koyduğu hedefler, yukarıda da gördüğümüz gibi, “yurdumuzu” bayındır ve medenî bir yurt haline getirmek, “milletimizi” huzur içinde yaşatacak araçlara ve kaynaklara sahip kılmak, “millî kültürümüzü” muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmaktır… (4)
İlk iki hedefi gerçekleştirmek için öncelikle üçüncü hedefin üzerine gitmek, onu gerçekleştirmek, yani “millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak” gerekir. Çünkü; “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” Ve temeli sağlam binalar, küçük sarsıntılarda sallanmazlar bile… Büyük sarsıntılarsa en çok duvarlarını çatlatır.
*****
İnkılâpların “Türk’e dönüş inkılâpları” olduğunu söylemiştik. “Türk’e dönüş” demek, “Türk Kültürü’ne dönüş” demektir. Türk Kültürü’ne dönmek de Türk’ü anlamakla olur. Türk’ü anlamak için, Türk Tarihi’ni, Türk Dili'ni, Türkiye sınırları içerisinde yaşayan Türklerin dinini bilmek gerekir.
******’ün söylediği hiçbir söz, sadece söylenmiş olmak için söylenmemiş, havada kalmamıştır. Hepsinin üzerinde çok düşünülmüş, hepsi eylemlerle desteklenmiştir. İşte, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinin kültür olduğunu söyleyen” ve “millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmayı önümüze hedef olarak koyan” ******, bu söylemini de havada bırakmamış, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurarak eylemlerle desteklemiştir. Çünkü, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültür”se, kültürün temeli de bu üçüdür: Tarih, dil ve din…
*****
Kültürün temellerine daha sonra değinelim…
*****
(1) Şevket Süreyya AYDEMİR/ Suyu Arayan Adam
(2) İbrahim CANDAN/ Seni Anlasaydık Bu Hale Gelmezdik-syf. 38
(3) İbrahim CANDAN/ Seni Anlasaydık Bu Hale Gelmezdik-syf. 40
(4) ******’ün Türkçeye ne kadar hâkim olduğu bu ifadelerden de çok iyi anlaşılabilir. Çünkü, imar edilecek olan “yurt”tur. Refah içinde yaşatılacak olan “millet”tir. Muasır medeniyet seviyesinin daha da üzerine çıkarılacak olan “millî kültür”dür. ******’ün sahip olduğu bu yetinin adı ise “retorik, dili güzel kullanma sanatı”dır.